30 comments

  1. Gürcan harikasın. Güzel başlamışsın, güzel devam edersin umarım.
    Dostum, araştırdım, Sofya’da bilinen ve ibadete açık iki cami varmış. Sofya Büyük Camii ile Banyabaşı Camii. “Nerede?” diye sorma, inan bilmiyorum. Yoldan geçen ilk Türk’e sor, gösterir. Bayram namazını bu iki camiden birinde – ki en eskisi Büyük Cami imiş – kılmak istersen eğer, imam efendinin muhterem cemaate bayram namazının nasıl kılındığını muhtemelen Bulgarca anlatacağı konusunu dikkate almanı salık veririm. Bir de söz konusu cami, bayram namazlarında yaklaşık 1200 kişilik bir cemaati ağırlıyormuş, dolayısıyla yatsı namazından hemen sonra camiye sızmaya çalışmanın uygun olacağı değerlendirilmektedir. “Hop mop” derlerse, “halıları süpürücem yarın için” falan dersin. Hoşlarına gidecektir. Cami’de wi-fi olmayacağı için bayram namazı kılma prosedürü konusunda işi google amcaya bırakmanı da pek tavsiye etmiyorum. Araştırmanı önden yapıp git. Velev ki camide wi-fi var ise, şifreyi müezzine sormana bile gerek yok. Yüzde 99 “eşhedü1234567″dir. “Google’a bayram namazı” yaz, gerisini youtube’a bırak. Haydi Allah kabul etsin 🙂 Repeat after me: “Eşhedü en la …”.
    Önemli not: Camiye Bulgar birası kutusuyla girme sakın, çarpılırsın 😉
    Ben Niş şehrini çalışmaya başlıyorum. Sana orada niş bir alan yaratalım şimdiden.
    Pruvan nete olsun …

    1. Bora’cım asıl sen harikasın. Şu bakıp bakıp yazmayanlara çok içerliyorum. Sitemi dün 857.683 kişi ziyaret etmiş. Yahu kardeşim bir kişi bile yorum yazmaz mı? Alınıyor insan haliyle.

      Niş konusunda önerilerini bekliyorum. Yoğun geçiyor gezi. Özellikle de yer bulmayı son ana bıraktığımdan. Gariptir sokakta kalmasın falan da anlamıyor buranın insanı. Gerçi çok Türkçe konuşan var ama Deli Dumrul gibi yollarda bağırıp “Türkçe bilen var mııı?” diye yırtınmayınca gerisi adamın suarata bakıp Türkçe konuşmayla sınırlı kalıyor.

      Sana da çalışmalarında kolaylıklar diliyorum. Haberlerini ve yorumlarını da. Kayıt, kuyut, foto, blog, instagram derken nefes alacak vakit kalmıyor bazen. Boğazlarım çok şiş. Plovdiv’de A/C’den kötü üşüttüm. Şimdi daha iyiyim. Geri kalan bilgileri blogda bulabilirsin (İZ) :))

      1. Bora, I think nobody else is with us.
        Hey! People! Pueblo!!
        I want to hear you! Quiero escuchar ustedes! ARE YOU THERE? ESTAN ALLA?

  2. Sayın Gulbek, yazılarınızı severek okuyorum. Bence hem yazılarınız, hem web siteniz hepsi cok guzel olmus. Umarım birkac yıl sonra birlikte yolculuk edebiliriz.

    Sevgiler

  3. Sevgili abicim, seyahatin yazılarından da anlaşıldığı üzere güzel gidiyor. Açıkçası bu kadar yakınımızdaki yerlere ait “nedense önemsenmemiş ” samimi ve ilginç yorumların bizi etkiledi atlayıp gidiverme duygusu uyandı içimizde. Durmak yok yola devam… Öptük seni
    N&N

    1. Selam sevgili N and N. Gerçekten öyle. Dünyaları fethedip burnumuzun dibine gelmemek ne acayip.
      Öpüyorum sizleri.

  4. Hello Gelbek, Aleksandar iz here. We met at a church near the Kraljevo, at the time it was my son’s baptism. As soon as I find the time I looked at your website and I am very impressed with your travels. Glad to meet you, and you present that, for me important event. Good luck with further work and life. We expect pictures on the blog, and in the future I will definitely keep track of your work.

    1. Thank you so much Alexander. I wish the young man happy, silent, healthy life again. Keep following. 🙂 Take care.
      Hope to see you again SOMEWHERE. 🙂

  5. Gürcan,
    Fotoğraflar harika. Fotoğraflar yazılarından farklı bir rotada ilerliyor. Müze ziyareti yaptığını ya ben kaçırdım yada sen müzeyi yazmadın. Bence sorun yok. Posterlik veya sergi fotoğraflarını da merakla bekliyorum. Fotoğrafçılık ile ilgili bir tartışma açalım. Cep telefonu ile çekilen fotoğraflar ve apps olarak kullanılan filtreler için ne düşünüyor blog takip eden halkımız?Ben bayılıyorum ve dolu zaman yaratmada oldukça etkili olduğunu düşünüyorum. Sen ne diyorsun?
    Kustricaland ile ilgili detay olma ihtimali var mıdır acaba. Oraya kadar gitmişsenken bir atölye çalışmasına katılmak nasıl olurdu. O köydeki productiondan birer örnek görmek de fevkeladenin fevkinde olurdu.Ben tam bunu bekliyordum verdiğin örneklerin içini de doldurabilseydin acayip mutlu olurdum.
    Thanks
    Bülent Bakan

    İstanbul Moderndeki Komşular Sergisinden örneklere rastlarsan benden de selam

    1. Abi gece bir sayfa yanıt yazdım uçtu. Çok üzgünüm. Sorularına detaylar gelecek. Öpüyorum. Öksürük devam ettiğinden yatacağım şimdi.

  6. Sir anladığım kadarıyla yine yollardasınız, tesadüfen yine sizi yakaladım. İyi geziler. Hakkı ÇELEBİOĞLU

    1. Hakkı’cım, selam. Balkan Turu bu sefer. Takipte olmana sevindim. Sana ve tüm arkadaşlara gönülden sevgiler.

  7. Merhaba Gürcan Bey 🙂
    Biz Maceristanda karsilasmistik, yemekte bize eslik etmistiniz.
    Tavsiyeniz üzere blogunuza baktim ve gercekten cok begendim. Meger senelerce gectigimiz ülkelerde görülecek ne cok güzel yerler varmis.
    Cok güzel bir proje baslatmissiniz, sizi tebrik ederim. Dogruyu söylemek gerekirse de, bi nevi bana örnek oldu blogunuz, cünkü uzun zamandir bende kendimce bir blog baslatmayi düsünüyordum. Fotograflar da ayri bir güzel olmus. Umarim dünyada daha bir cok yerleri gezersiniz ve bizimle paylasirsiniz.
    Kazasiz belasiz gezmeniz dilegiyle ..

    Almanyadan selamlar ! 🙂

    1. Çok teşekkürler Senem. Yazmanın, gezmek kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Hem başkalarına yol gösterici olması hem de anılarının ulaşılabilir hale gelmesi. Ayrıca gezmek gerçek bir eğitim. İnsan gezdiği yeri ve yaşadığı deneyimleri unutmuyor. Yerleşen bir bilgilenme. Budapeşte’den sevgiler

  8. Gürcan,

    Doğan Hızlan’ın Radikal Kitap’ın Hürriyet gazetesi eki olarak çıktığı cuma günü ekinde yazdığı yazı hoşuma gitti. Bu güzel yazıyı kendi cıvıklıklarımla yapıbozuma uğratıp burada paylaşmayı doğru buldum.

    “Beni Bodrum’a Halikarnas Balıkçısı gönderdi” başlıklı yazımı noktalamadan önce, kaçınılmaz olarak bir yere gitmem gerekiyorsa, muhakkak oralarla ilgili kitaplar okurum, demiştim. BEN DE Sözünü ettiğim kitaplar asla, gezi rehberi değildir. BEN ONLARI DA OKURUM. Orayı anlatan edebiyat kitaplarıdır tercihim…
    Her yazının değişmez bir başlangıcı vardır. Seyahatle ilgili bir yazı kaleme aldığımda, ilk cümleye Evliya Çelebi ile başlarım…BEN DE EVLİYA ÇELEBİ İLE BAŞLAMAYI TERCİH EDERİM. Meşhur hikâyedir, Evliya Çelebi’nin gördüğü düş üzerine seyahatlerine başlaması. Bunu şöyle izah eder Çelebi: “Acaba baba, anne, üstat ve kardeş kahırlarından nasıl kurtulup dünyayı dolaşırım?” diye düşünür, her an Tanrı’dan dünyada vücut sağlığı ve büyük gezi, son nefesimde de iman ricasında bulunurdum.BEN ONLARI YANIMDA SÜRÜKLEMEYİ TERCİH EDERİM Sürekli dervişler ile düşüp kalkar, şerefli sohbetlerinden yararlanırdım. Yedi iklimin ve dünyanın dört köşesinin durumları hakkında yapılan konuşmaları dinledikçe, gezmeyi daha çok arzu ediyorum. “Acaba dünyayı gezip, kutsal yerlere, Mısır, Şam, Mekke ve Medine’ye varıp yaratılmışların övüncü olan Hazreti Peygamberin türbesine yüz sürmek nasip olur mu?” diye ağlar, inler ve kendimden geçerdim.”

    Daha önce ve sık sık dile getirdiğim gibi, Evliya Çelebi gibi kendimden geçmişliğim yoktur. Hatta iş için değilse, mümkün olduğunca kaçarım seyahat etmekten.BEN KAÇMAM DALARIM Ancak son aylarda iki yurtdışı gezisi yaptım. BEN BİR TANE YAPTIM

    Biri Mimarlık Bienali’ni görmek için Venedik’e diğeri de bir konser için Londra’ya… KARDEŞİM SENİN YERİNDE OLSAM BALKANLARDAN KAÇAR GİDERİM VENEDİK’E. ZİRA ÇOK YAKIN. Venedik beni hep ürpertir. İtiraf edeyim ki, Venedik’e gittiğimde hiçbir zaman gondola binmedim. Çünkü her Venedik seyahatimde, Thomas Mann okurum… Mann’ın Venedik’te Ölüm’ünü okuyanların da benim gibi ürperdiğinden şüphem yok.

    Kitabından sonra bir de filmini gördüyseniz, benimle aynı kâbusu yaşarsınız.

    Tabii Visconti’nin filmi bir romanı sinemaya aktarmanın şaheser örneği.

    Kentin geçmişi de bugünkü görüntüsünün üstüne çöker. Kaleler, zindanlar ve onların hikâyeleri… Ayrıca Venedikli bir polis şefi Venedik’i bana daha da esrarengiz gösterir. Burada Donna Leon’un Venedik polisiyelerinin ünlü Bruno Guidetti karakterinden de etkilendiğimi belirtmem gerekir… Benjamin Britten’ın Venedik’te Ölüm operasını da seyretmiştim. Benim bütün Venedik seyahatlerimi tamamlayan unsurlar bunlardır!

    Saplantılı bir gezgin olduğumu söyleyebilirsiniz. Bir kenti bir yazarın bir kitabından tanıyıp onunla yetinmek, bir de polisiyeyi katarak zenginleştirmek benim için en makul çözüm. Çünkü ben bir kenti elinde rehberle dolaşanlardan değilim. BEN REHBER OLMADAN YOLA ÇIKMAM ABİ!

    Venedik’e gitmeden önce, Venedik Taciri’ni okuyun demeyeceğim. Ama bu esrarengiz kente giderseniz San Marko Meydanı’nda ışığı küçük pencereden son kez gören idam mahkûmlarının baktığı pencereyi görmeden gelmeyin!

    Londra’ya gidiş sebebimi de köşemde yazmıştım. Borusan Filarmoni Orkestrası’nın Albert Hall’de Sacha Göetzel yönetiminde verdiği konseri dinlemek için gitmiştim. Rehberlerimi anımsatmama gerek var mı? William Shakespeare, George Bernard Shaw ve Oscar Wilde!

    Shakespeare için Talât Sait Halman’ın Aşk ve Anlatı Şiirleri kitabı imdadıma yetişti. Rahmetli dostum Şakir Eczacıbaşı’nın, büyük emek vererek hazırladığı iki kitap şehri yaşamamda önemli dayanak sağladı. Biri Bernard Shaw’u anlattığı Gülen Düşünceler, diğeri de Oscar Wilde kitabı; Gülümseyen Düşünceler.

    Bu kitapları okumadıysanız, Londra’yı pek anlayacağınızı sanmam. Sherlock Holmes’u, Charles Dickens’ı ve bu kitapların içinden çıkıp sizi saran sisi unutmayın!

    Türkiye’de bir geziye çıkacak olanlar hele ki gidecekleri yer tarihi bir geçmişe sahipse mutlaka Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ni okumalılar. BENCE UNABRIDGED TAM SEYAHATNAME EL ALTINDA OLMALIDIR. Gittiğiniz, gördüğünüz yerlerin edebî lezzeti de, gerçek tarihi geçmişi de ondadır. İlle de cilt cilt okuyun demiyorum, farklı yayınevlerinden birbirlerini aratmayacak nitelikte Seyahatname’den Seçmeler’i bulunuyor… Mutlaka okuyun dememin sebebi, kültürel mirasımıza ne kadar sahip çıktığımızı (daha doğrusu çıkmadığımızı) görürsünüz. Kim bilir, belki de gittiğiniz şehirde, Çelebi’nin anlattığı yerlerden birini görür, ondan kalan izlere de rastlarsınız. İhmal etmeyin.SEYYAHIN BAŞUCU KİTABI O’DUR DA ONDAN

    Cervantes, Hemingway, Pessoa…
    Yaşar Kemal’le Barselona’ya ödül toplantısına gitmiştim. Elbette yanımda Cervantes’in Don Kişot’u vardı! Törene gittiğimizde de Barselonalı bir yetkili; Cervantes için: “Cervantes çağın noteridir,” demişti. Çok doğrudur! İspanya’ya giden herkes Federico Garcia Lorca’nın bir kitabını yanına almalı. İspanya nedir, İspanyol kimdir, sorularının yanıtını başka nasıl verebilirsiniz ki? LORCA LATİN AMERİKA İÇİN DE UYGUN OLABİLİR

    İç Savaş’ın acısı iyi bir okurun hâlâ belleğindedir. Ve o zaman da Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unu okumalısınız. Yahut El Cordobes adlı ünlü matadorun hikâyesini anlatan Yasımı Tutacaksın adlı belgesel romanı! Benim gözümde hemen bir fotoğraf canlanır: Hemingway oturmuş arenanın koltuklarına, El Cordobes arenaya çıkmak için hazırlanıyor, yazarın ona yönelttiği bakışını unutamam!

    Lizbon’a gittiğimde de her yerde onların bence en büyük şairi Fernando Pessoa’nın şiirlerinin izini aradım.LİZBON BENİM YENİ ROTAMDIR PESSOA’YI DA OKUYUP GİDECEĞİM Biraz bellek çalışması olsa da… Pessoa ile Yahya Kemal’in yaşamları arasında da benzerlikler kurabilirsiniz. İkisi de yazdıklarını bir bavulda muhafaza etmişti, ikisi de pansiyonda kalıyordu.

    Paris’te Rodin’in atölyesini gezmeye gitmiştim. Ama Paris’i iki yazarla birlikte gezerim, biri Victor Hugo diğeri Georges Perec’tir! Hugo önümüze kocaman bir şehir haritası açar Notre Dame’ın Kamburu’nda. Perec, o çıldırtıcı metinlerinde köşe bucak yerlerini gösterir!

    Elbette Paris’e gidenler ünlüler bulunduğu mezarlığa giderler. Bu bile kendi içinde bir edebî seyahattir. Proust, Jimi Morrison’un haricinde Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret edebilirsiniz. HİÇ YURT DIŞINDA MEZARLIK ZİYARETİNE GİTMEDİM. İYİ FİKİR. ÖZELLİKLE DE BOSNADA KATLEDİLENLERİN MEZARLARI DOKUNAKLI OLABİLİR. EROL AKYAVAŞIN BİENAL İÇİN YAPTIĞI BOSNAYA AĞIT İŞİNİ DE HATIRLARSIN BELKİ.

    Rusya’ya gidecekseniz Puşkin, Dostoyevski rehberiniz olur. Hele Dostoyevski bütün karanlığını gösterir. Nâzım Hikmet’in mezarına zaten uğrayacağınızı bilirim. Bir Puşkin heykeline bakarken genç yaşta düelloda yaşamını yitiren şairin Türkçeye başarıyla aktarılmış eserlerinden birini okumalısınız.

    Seyahate çıktığınızda rehberiniz edebiyat olsun. BENCE DE EDEBİYAT VE RESİM VE MÜZİK VESAİRE VESAİRE VE BİR DE ANTİK UZAYLILAR:)HEHEHE Çünkü her edebiyatçı bir kenti temsil eder! BENCE YETMEZ AMA EVET.İLAVE OLARAK RESSAM ŞAİR MÜZİSYEN SİNEMACI BİLİM ADAMI VESAİRE VESAİRE VE DE ANTİK UZAYLILARI

    Kardeşim Doğan Hızlan’ın yazısının hafiften içine etmiş oldum(Büyük harfler benim girdilerim) ama bu da derdimi anlatmanın en güzel yolu oldu ve çok da hoşuma gitti vallahi

    Kardeşim Görüşürüz

    1. Sevgili Gürcan,
      857.684 ncü olarak beni kayıt edermisin. İçerleme lütfen. Tribünden izlemek her zaman daha güzel.
      Bülent

  9. Gürcan.
    Prof.Dr. Nadir Paksoy’un bugünkü Hürriyet Gezi ekinde çıkan yazısını buradan paylaşıyorum. Paksoy’un gezisi İnsansız Hava Aracı gibi. Gezi dediğin insana dönük mü olmalı yoksa doğaya dönük mü planlanmalı sorusunu tartışalım diyorum. Kardeşim sen gazete felan okuyamadığın için yazıyı aynen yolluyorum
    ‘Çılgın kalabalıktan’ uzaklaşma vaktimin geldiğini çoktan hissediyordum. Bu tanım bana ait değil. Bugüne göre kalabalık sayılmayacak yıllarda, 1874’te yayımladığı romana, İngiliz yazar Thomas Hardy bu adı vermişti: “Çılgın Kalabalıktan Uzak.”YİNE EDEBİ BİR REFRANS

    Roman, İngiltere’nin güneybatısındaki kırsal yörelerinden Dorset bölgesinin sonsuz yeşilliklerinde geçiyor. Yazar, kırsal unsurların derinliğinde insan olmanın temel niteliklerini ustaca takip ediyor: Terazinin bir kefesinde sevgi, tutku, gönül yüceliği gibi insana dair olumlu özellikler yer alırken, diğer kefesi kıskançlık, kindarlık, çekemezlik gibi şeytani duyguları barındırıyor…

    Thomas Hardy’ye ilham kaynağı olan bu bölgenin patikaları UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor. Özgün adı ‘Jurassic Coast Path’…

    Patika, İngiltere’nin Exeter kenti kıyı kasabası Exmouth’dan başlayıp, doğuda Swange kentinde bitiyor: Toplamda 150 kilometre. Patika, uçurum dik yarların yamaçları boyunca uzanıyor. Zaman zaman Manş Denizi’nin gelgitleriyle yıkanan kumsal ya da çakıllı kıyılarla buluşuyor. Ardından yeniden yükselerek ufuk çizgisinde yeşil ve mavinin kucaklaştığı dik yokuşlarda biteviye devam ediyor.

    Patika, büyük küçük sahil kasabalarından, 17’nci yüzyıldan beri özgünlüğünü korumuş taş duvarlı, saz damlı az haneli küçük geleneksel köylerden geçiyor. Taşlar yöreye özgü Purbeck ve Portland taşocaklarından çıkarılmış. Kraliçe’nin Buckingham Sarayı ve Londra’nın ünlü St. Paul Katedrali’nin yapımında da bu taşlar kullanılmış.

    12 GÜNLÜK YÜRÜYÜŞ

    Yürüyüşe başlamak için Londra’dan Exeter trenine bindim. 3.5 saat sonra Exeter’e ulaştım. Banliyo treniyle Exeter’in kıyı kasabası Exmouth’a vardım. Yürüyüş parkuru buradan başlıyor. Günde ortalama 15-17 km yürüyerek her gece bir kasabada ya da köyde konaklayarak 12 günde yürüyüşü Swange kentinde tamamladım.

    Parkur düz değil; çoğu yerde Kabataş’tan Taksim’e çıkar gibi çok sayıda tepeyi aşmak gerekiyor. Kimi yerde yol orman içinde daralıyor. Karşınıza çamurlu, batak dar bir güzargâh çıktığı oluyor. Yol boyunca 5-6 km arayla yer alan üç-beş haneli küçük köylerin yerel ve geleneksel hoş ‘pub’larında soluklanmak mümkün. Parkurun geçtiği yerler sırasıyla şöyle: Exmouth- Sidmouth;Sidmouth-Lymes Regis; Lymes Regis-West Bay; West Bay-Abbostsbury; Abbotsbury-Weymouth; Weymouth-Lulworth; Lulworth-Matraves; Matraves-Swange.

    TEK BİR BETONLAŞMA YOK

    Göz alabildiğince uzanan yeşillikler arasında, görkemli taş çiftlik evlerine rastlıyorum. Tepelerin yamaçlarındaysa tabiata zarar vermeyen, karavan tipi evlerden oluşan tatil köyleri kurulmuş. Betonlaşma yok. Doğa yasalarla itinayla korunuyor. DOĞA BURALARDA YASALARLA İTİNAYLA DÜZÜLÜYOR. Çiftliğin tel örgüleri kimi yerlerde patikaya eşlik ediyor. Hatta bazı bölgelerde patika doğrudan çiftliğin içinden geçiyor. Bakımlı ve besili inekler ve yöreye özgü koyun sürüleriyle iç içe yürünüyor. Çiftliklerde hayvanların kaçmasını önlemek amacıyla lehvalar vasıtasıyla kapıların kapanması rica ediliyor. Halk da bu uyarılara uyuyor. Açık tek kapı bile görmedim.

    FOSİLLER EŞLİĞİNDE BİR KIYI PATİKASI

    Yürüyüş yolunun ‘Jurassic’ sözcüğüyle anılması, patikaya gizem katıyor. Neden Jurassic? Dinozorlarla mı karşılaşacağız? 140-200 milyon yıl öncesi jeolojik döneme verilen ad Jurassic ya da Türkçe uyarlamasıyla ‘Jura Dönemi’. Dinozorların bu devirde yaşadığı kabul ediliyor.

    Yol üzerinde yer alan Lymes Regis kasabası kıyısında 1830’larda bulunan fosillerden dolayı sahile ‘Jura Kıyısı’ (Jurassic Coast) adı verilmiş. Burada kurulan Fosil Müzesi’nin de ilginç bir hikâyesi var. 1830’larda Mary Anning eğitimli meraklı genç bir kadın. Kıyıda köpeğiyle dolaşırken bir fosil bulur. Bu onda bir tutku halini alır. Zamanla o kadar çok fosil edinir ki evinin girişindeki küçük dükkânda fosil satmaya başlar.

    Fosiller başta Londra olmak üzere Avrupa’daki birçok doğa bilimi uzmanının ilgisi çeker. Bu da kasabanın tanınmasını sağlar. Mary Anning’in bu fosil dükkânı şimdi ‘Fosil Müzesi’. Müzenin müdürlüğünü ‘Fransız Teğmenin Kadını’ romanından anımsayacağımız İngiliz yazar John Fowles yapmış.BİR EDEBİ REFERANS DAHA.

    TABLOLARIN İÇİNDEN GEÇTİM

    Yol boyunca, kitabın yazılmasından bu yana 140 yıl geçmiş olmasına rağmen Thomas Hardy’nın romanda betimlediği kırsal görüntülerin aynısıyla karşılaşmak mümkün: “Yerde, gökte, denizde hiçbir kımıltı olmaksızın, yalnızca kıyının yakın yerlerinde süt beyazı köpük dantelleri çakıl taşlarını yalayıp yalayıp geri çekiliyordu…” Zaman zaman, ‘yağmurun yıkayıp cilaladığı yeşillikler, parlak ışıkların ve renklerin birleşimden doğan ölçüsüz güzellik içinde Hollandalı peyzaj ressamlarının tabloları’ içinden geçtim.

    Bazı kasabaları daha çok sevdim, birer gece daha kaldım. Lymes Regis bunların başında geliyor. Sonra yine bir İngiliz TV dizisinde (Broadchurch) görüp etkilendiğim West Bay kasabasında, 17’nci yüzyıldan kalma taş ve saz damlı evlerin köyü Abbotsbury’de, denizin oyduğu kayalık koy ‘Durdle Door’un bulunduğu Lolworth köyünde ikişer gece kaldım. Pansiyonların her birinin kendine özgü havası vardı. Bed & Breakfast diye tanımlanan bu pansiyonların tek müşterisi bendim. Pansiyon sahipleri tarafından özenle ağırlandım. Gecelediğim bazı yerler ‘Inn’ tabir edilen geleneksel İngiliz konaklama mekânlarıydı: Altı ‘pub’, üstü otel… Kalacağım yerleri İngiltere’de doğa yürüyüşü düzenleyen bir firma ayarladı.

    Yürüyüşün sonunda Swange kasabasında hoş bir sürprizle karşılaştım. Bir kara tren hattı. Çatalca’da tren istasyonunda dünyaya gözlerini açmış, ilkokula buharlı trenlerle gidip gelmiştim. Bir demiryolcu evladı olarak çocukluğumda her gün gördüğüm buharlı tren katarını hâlâ özgün haliyle çalışırken izlemek beni eski günlere götürdü. Anıların tazeliğiyle gün boyu kara tren hattının son istasyonuna kadar defalarca gidip geldim.

    Bir vakıf tarafından desteklenen, emekli demiryolu çalışanlarının ücretsiz çalıştıkları bu tren hattını özgün haliyle ayakta tutanları takdir ediyorum. Yola çıktıktan 17 gün sonra dinlenmiştim. Sırtımda 10 kg çanta, elimde sadık yoldaşım bastonumla 150 km yürümüş olmama rağmen hiç yorgun değildim: “Çılgın kalabalıktan uzaklaşma”nın ruhuma çok iyi geldiğini hissettim.

    GEZİ ANCAK İNSANIN OLDUĞU NOKTALARDA ANLATMAYA DEĞER HALE GELİYOR. GEZİ YAZISI TABLO’DA(!) İNSAN VARSA ANLAMLI OLUYOR.GÜRCAN, ÇILGIN KALABALIKLARI ANLATTIĞIN KISIMLAR İLGİYİ HAKEDİYOR. BENCE BU ŞEKİLDE DEVAM ET.NADİR PAKSOYUN YAZISI DA GÜZEL OLMUŞ AMA ÇILGIN KALABALIKLARDAN UZAKTA OLDUĞUNU ANLATAN YAZININ EN İLGİNÇ KISMI ALTI PUB ÜSTÜ PANSİYONU ANLATTIĞI KISIM OLMUŞ. BU DA GEZİNİN ANCAK İNSAN HİKAYELERİ ANLATIRSA ANLAMLI OLACAĞI KONUSUNU GERÇEKLİYOR BENCE.
    PEKİ SİZ NE DERSİNİZ?MERAK ETTİM
    GÜRCAN SEN NE DÜŞÜNÜYORSUN ZATEN BİLİYORUM SANIRIM.YAZILARINDAN DA O YÜZDEN ÇOK KEYİF ALIYORUM
    GÖRÜŞMEK ÜZERE
    BU ARADA GÜZEL YAZISI İÇİN PROF.DR.NADİR PAKSOYA BANA BU FIRSATI VERDİĞİ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM.

  10. Gürcancığım, gez bizim için de gez.
    Güney Amerika’daki gibi bir gezi planın var mı yoksa aklım nereye eserse oraya mı?

    Ben Bulgaristan’da Varna’yı ve özellikle de bu mevsimde durmak bilmeyen gece hayatını izlemeni isterdim.

    Sevgiiler

  11. Gurcan bey merhaba
    Blogunuzu yeni inceleme firsatim oldu
    Novi sad’da bir aksam sizi twitterde tesaduf bulup kendi mekanima cagirmistim hatirlarsaniz kisada olsa oturup sohbet etmistik , yolunuz tekrar sirbistana özellikle novi sad’a düserse her zaman beklerim, muhabbetinize doyum olmuyor
    Saygilar

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s